ekim - kasim 2009
Hayat Rotası
Sayı : 13
English
French
Georgian

http://www.tavnewsport.com
İçindekiler
Anasayfa
CEO'dan
Gündem »
Gezi Notları »
Kapak Konusu
Risk&Kontrol
İş Rotası
Havacılık Trendleri
Yönetim
TAV Dünyası »
Sağlık
Cin Fikirler
Yaşam Döngüsü
Sosyal Bilgiler »
Teknoloji
Güçlü Halka
İnovasyon
Hayat Rotası
Ellerin Mücizesi
Ajanda »
Aktif Hayat »
Platform
Summary
Port Anket

Röportaj: ÖZLEM ÖZKAN
Fotoğraflar: SİNAN KESGİN

MEMET ALİ ALABORA

“Dış hatlardaki ‘ait olmama’ duygusunu seviyorum”

Aktivist kimliği ile de tanıdığımız oyuncu Memet Ali Alabora, ‘Muhabir’ ve ‘Histanbul’daki oyunuyla izleyicileri “gerçek”le yüzleştiriyor. Cep telefonu kullanmıyor ama çok iyi bir teknoloji kullanıcısı. Bilgisayar ve internet teknolojilerinin sağladığı fırsatları çok iyi değerlendiriyor. Aktivist kimliği teknoloji seçiminde de öne çıkıyor ve yaygın işletim sistemlerini kullanmak yerine herkesin ücretsiz sahip olabildiği Linux’u tercih ediyor. Kasım ayında ‘Yedi Kocalı Hürmüz’ filmiyle karşımıza gelecek olan Alabora ile çocukluk, oyunculuk ve iç ve dış hatlar terminallerinin büyüleyici atmosferi üzerine konuştuk.

İsminizin “Mehmet Ali” değil, “Memet Ali”… Hikayesi nedir?
MEMET ALİ ALABORA: Babam eski bir komünist olduğu için, bana Nazım Hikmet’in oğlunun adı olan ‘Memet’ ismini koymayı istemiş. Ama annem ‘Memet’ yerine ‘Ali’ olsun diye tutturmuş. Dedem de ‘ne kavga ediyorsunuz, Memet Ali” olsun o zaman demiş ve adım böyle konmuş. İsim meselesi benim için önemli. Ancak annemin 15 yaşımdayken çıkarttığı yeni nüfus cüzdanında, memurun yanlışı nedeniyle “Mehmet” yazıldı.
İsmimi yeniden ‘Memet’ yapmak için Fatih Nüfus Müdürlüğü’nün arşivlerine kadar inip 25 Kasım 1977 tarihli sevk kâğıdını aradım, bulamadım. İlk pasaportum ve nüfus cüzdanım kayıp olduğu için “Memet” adıyla yazan resmi belgeler yok. Bu yüzden şu andaki resmi belgelerde “Mehmet” diye geçiyor. Bir vakit bulduğumda gerekli başvuruyu yaparak, kağıt üzerinde de tekrar “Memet” olacağım.

Sizin sanatçısı bol bir aileniz var. Babanız Mustafa Alabora, anneniz Betül Arım, halanız Derya Alabora. Hepsi ünlü oyuncular. Biraz aileden ve çocukluktan söz edebilir misiniz?

MEMET ALİ ALABORA: İsterseniz önce aileyi anlatayım. Doğrusu ilk defa anlatacağım bunları… Babamın baba tarafı 1910 yılında Selanik’ten İstanbul’a göçmüş. 1923’te mübadele olduğunda, Selanik’teki mülklerine karşılık kendisine Şişli’de bir apartman verilmiş. Sonradan onu bizim büyükannemiz müteahhide vermiş ve batmışlar. Bir tür Çehov dramı yaşanmış. Babamın anne tarafı ise Çallı ve Pınar aileleri oluyor. Selahattin Pınar babamın dayısı. Selahattin Pınar’ın babası Sadık Efendi, eski Çal mebusu. Ressam İbrahim Çallı da uzaktan akraba. Babaannemin annesi İsmet Hanım Altunizadeli eski bir İstanbullu.

Annemin baba tarafı ise Selanikli. Anneannemin soyadı Tuna nehrine atfen ‘Yeşiltunalı’dır. Bulgaristan’ın Rusçuk bölgesinden çıkıp Girit’e gitmişler, Girit’ten sonra Anadolu’ya geçmişler gelmişler. Annem Çemişkezek doğumlu ama aslen Edremitli. Böyle bir kısmı Anadolu’da, bir kısmı daha çok suyun öbür tarafında olan bir aile. Ama dedem, babam ve ben İstanbulluyuz. Annem de 18 yaşında geldiğinden itibaren İstanbul’da yaşamış. Ben Şişli’de büyüdüm. Hayatım Şişli, Mecidiyeköy, Nişantaşı, Gayrettepe, Taksim arasında geçti. Babaeski’de yaptığım beş buçuk ay askerlik dışında İstanbul’dan başka bir yerde uzun süreli yaşamadım. Dolayısıyla İstanbul’dan başka bir yerde yaşamak ne demek bilmiyorum.



Bu kadar çok sanatçının çıktığı bir aile olmanız, köklerden gelen kültürel zenginlikten kaynaklanıyor olmalı…

MEMET ALİ ALABORA: Ailenin kültürel birikimi sanata çok elverişliymiş. Yetiştirilmek sadece eğitimle, gittiğiniz okullarla, annenizin, babanızın verdiği terbiye ile değil, evinizin içindeki kültürel iklimle oluyor. Pişen yemekler, dinlenilen müzikler, ritüeller çok belirleyici. Bizim evdeki bütün zeytinyağlılar bol şekerli pişirilirdi, Türk Sanat Müziği dinlenirdi. Babam Klasik Batı Müziği çok severdi.

Babanız Türkiye’nin çok zor günlerine tanıklık etmiş. Siz nasıl hatırlıyorsunuz çocukluğunuzdaki günleri?

MEMET ALİ ALABORA: Ben doğumumu Ecevit Affı’na borçluyum. Babamın zorluk çektiği dönem 1971 Muhtırası’nın sonrasıdır. Murat Belge ile hapishane arkadaşı olan babam iki buçuk yıl yattıktan sonra meşhur Ecevit Affı ile çıkmış. 1980 senesinde çıkması gerekirken af sayesinde 1974’te çıkmış. Ben de 1977’de doğdum. Yani 1980’de babaları içeri alınmış ve 80’leri babasız geçirmiş çocuklardan değilim. Ancak ben 1980’li yılları yoksullukla hatırlıyorum. Babam 1402’lik, yani sicili bozuk olduğu için kamu görevine son verilenlerden. Devlet Şehir Tiyatrosu’nda memur vasfıyla çalışırken Vasfi Rıza Zobu’nun sanat yönetmenliği döneminde atılmış. İşsiz kalınca bir buçuk yıl balıkçılık yaparak eve ekmek getirdiği dönemleri hayal meyal hatırlıyorum. O zaman çok farkında değildim ama bugün dönüp baktığımda çocukluğumuzun karanlık bir dönemde geçtiğini algılayabiliyorum.

“HAVALİMANLARI BİR YANIYLA “ARAF” GİBİ…”

“Yolculuğu, ‘gitme’ halini seviyorum. Havalimanlarının da ‘hastasıyım’, bayılıyorum terminalde olmaya. Eğer Nazım ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’nı bugün yazsaydı, ön hazırlık için iç ve dış hatlar terminallerinde de epey zaman geçirirdi. Belki de bu kez ‘Dünyadan İnsan Manzaraları’ adında yeni bir kitap ortaya çıkardı.

Havalimanları bir yanıyla bana ‘Araf’ gibi geliyor, sıfır noktası gibi. Dış hatlarda hangi ülkede olduğunuzu anlamıyorsunuz. Oradaki kimliksiz duruştan çok etkileniyorum. ‘Ait olmama’ duygusunu seviyorum. ‘Terminal’ filminde olduğu gibi bütün dünya mikro düzeyde orada. Dünyadaki korkuları, tüketimi, göçü, izleniyor oluşumuzu, rutini kırma isteğini, üzüntüyü, mutluluğu, kısacası dünyada ne varsa, ne gündemdeyse terminallerde görebiliyorsunuz. Dünyayı yansıtan bir barometre gibi. Havayolu ulaşımı son 10 yılda çok ucuzlayınca, artık insan çeşitliliği de iyice arttı. Uçak artık eskisi gibi lüks bir ulaşım aracı değil. Bazen Avrupa’da trenler daha pahalı olabiliyor.”


Oyunculuğa nasıl merak sardınız?

MEMET ALİ ALABORA: Ben oyunbaz bir çocuktum. Taklitler yapmaya, hikâye anlatmaya bayılırdım. Çocukları toplayıp yazlıkta tiyatro düzenlerdim. Daha ilkokuldayken oyuncu olmaya niyetliydim ama orta okulu bitirip, lise bire geçerken kesin olarak karar verdim. Liseyi bitirirken her Türk genci gibi üniversite sınavlarına girdim ve İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda okumaya hak kazandım. Böylece annem ve babam gibi ben de Yıldız Kenter’in öğrencisi oldum.

Sizi 90’lı yılların fenomeni Savaş Ay’ın A Takımı’nın acar muhabir olarak hatırlıyoruz. O zaman genç bir konservatuar öğrencisi miydiniz?

MEMET ALİ ALABORA: Kredili sistemde liseyi yarı dönemde bitirdim. Böyle zaman kazanınca tecrübe edinmek için birşeyler yapmak istiyordum. Bir gün Savaş Ay babamın barına uğradı. ‘Senin gibi, zıpkın gibi, fişek gibi çocuklarla çalışıyoruz, bize katılmak ister misin’ dedi. Konservatuara başlamadan önce altı yedi ay deneyim kazanmak için “A Takımı”na katıldım. Altı ay derken, bu “deneyim” iki buçuk yıl sürdü. Birinci sınıftayken pazartesi, salı, çarşamba, perşembe okula, ordan çıkıp ofise gidiyordum; cuma, cumartesi, pazar günü de haber için atlayıp İsrail’e gidiyordum. Okulun son iki yılında ise sadece öğrenciydim.

Çok az genç böyle bir işe kalkışmaya cesaret eder…

MEMET ALİ ALABORA: Her zaman dışarıdaki hayata meraklı bir çocuktum. Yalova’da bir yazlığımız vardı. Orada kendi çapımda birşeyler alıp satıyordum. Hatta hatırlıyorum, 10 yaşlarındayken simit satmak istemiştim, babaannem izin vermemişti. Mesela basketbol oynuyordum ve daha 11 yaşındayken antremana tek başıma gidiyordum. Sonra Beyoğlu’nda kendi kendime Fransızca kursu bulup gitmiştim. Kimse bana git Fransızca öğren dememişti.



Garajistanbul’da “Muhabir” adlı bir oyunda oynuyorsunuz, muhabirlik günlerinizden neler var bu oyunda?

MEMET ALİ ALABORA: Biriktirdiklerimizin hepsi zamanı gelince yeni bir şeye dönüşüyor. “Muhabir” oyunu da, ‘gerçek’ üzerinden yola çıkan Mustafa ve Övül Avkıran’ın, benim hikâyemi oyunlaştırdıkları bir çalışma. Yaşadıklarımı sekiz ay boyunca anlattım, onlar not aldılar. Lex Bohlmeijer dramaturgumuzdu, Roz Erdem yardımcı asistandı. Benim anlattıklarımdan Lex Bohlmeijer’le birlikte bir çizgi çıkardılar. Bu arada bütün bu sürecin içerisinde yine Rotterdam’da Lex Bohlmeijer’i de bizimle tanıştıran Rotterdamse Schouwburg’un Sanat Yönetmeni Jan Zoet vardı. Daha sonra Mustafa ve Övül Avkıran ile Lex Bohlmeijer’in anlattıklarımdan çıkardıkları ve kağıda döktükleri kurguyu ezberledim. Benim hayatımdan bir dönemi anlatıyor ama bu zaman dilimi Türkiye’nin bir dönemiyle de örtüşüyor.

“Muhabir” nerelerde oynandı?

MEMET ALİ ALABORA: “Muhabir”in 3 Şubat 2009’da Rotterdam’da premierini yaptık. Sonra Antverp (Belçika) ve Tarin’in ardından İstanbul’da oynadık. Anadolu’da 19 il dolaştık. Son olarak Viyana’da, Wiener Festwochen kapsamında (Viyana Festivali) oynadık. http://muhabir-reporter.blogspot.com/ ’da oyunun tüm serüvenini izleybilirsiniz. Orada bir ‘Muhabir Günlüğü’ de var. İsteyen yorumlarını yazabiliyor. Viyana’da seyircinin yüzde 80’i İngilizce anlıyordu. Dolayısıyla ilk 40 dakikayı İngilizce, geri kalanı Türkçe oynadım. İngilizce ve Türkçe oynadığım yerlerin tamamında da Almanca üst yazı geçildi.

Garajİstanbul’la yollarınız nasıl kesişti?

MEMET ALİ ALABORA: Mustafa ile Övül’ün ‘5. Sokak Tiyatrosu’, Türkiye’deki çağdaş gösteri sanatlarının, çağdaş tiyatroda yapı taşlarından bir tanesidir. 90’larda Türkiye’de çağdaş tiyatronun beş bağımsız temsilcisi vardı: ‘Bilsak’, Mahir Günşıray’ın ‘Oyun Evi’, Naz Erayda ve Kerem Kurdoğlu’nun ‘Kumpanya’sı, ‘5. Sokak Tiyatrosu’ ve Şahika Tekand’ların ‘Studio’ tiyatrosu. Övül ile Mustafa ‘5. Sokak Tiyatrosu’nun 10. yılını kutlamak için bir yer arayışına girmişler ve konsepti değiştirerek bir sanat kooperatifi kurmak amacıyla Kasım 2005’te Garaj’ı tutmuşlar. Biz 13 Şubat 2006’da ilk defa bir kafede buluştuk. Ben projeden çok heyecanlandım ve işin içine girdim. Garajİstanbul’un Yönetim Kurulu’nda beş kişiyiz. Aynı zamanda İletişim Direktörü olarak çalışıyorum ve bu iş mesaimin önemli bir bölümünü alıyor. Burada birkaç şapka giyiyoruz. Bazen Yönetim Kurulu Üyesi şapkamızla sanatçı şapkamız arasında çekişmeler olabiliyor; sanatçı olarak çok gerçekleştirmek istediğim bir konunun önüne maddi zorluklar çıkabiliyor. O zaman özveride bulunmak gerekiyor.

Oyunculuk kariyerinize geri dönersek. İlk filminiz Kayıkçı’yı hatırlıyoruz, sonra dizilerde çok sevildiniz. O kadar uzun zamandır sizi televizyonda görüyoruz ki bu kadar genç olmanız şaşırtıcı geliyor…

MEMET ALİ ALABORA: “Kayıkçı”da oynadığımda 21 yaşımdaydım, Katerina Moutsatsos’la ve Mustafa Avkıran’la rolleri paylaşmıştık. En son “Gölge”de bir yardımcı rol üstlenmiştim. Şim ise Ezel Akay’ın çektiği ‘7 Kocalı Hürmüz’de oynuyorum. Güzel, kalabalık ve eğlenceli bir kadro var. Vizyona 20 Kasım tarihinde girecek. Dizilere gelince, toplam beş dizide oynadım: “Kara Melek”, “Yılan Hikayesi”, “Canım Kocacığım”, “Karınca Yuvası” ve “Hayalet”. Dizilerde zaman yaratmak çok önemli, zamanım olduğu ölçüde teklifleri değerlendirebiliyorum. ‘Genç’lik meselesine gelince, A Takımı’nın etkisi diyebilirim. Benim sahneye çıkışım 1995’de “A Takımı” ile oldu. Henüz 17 yaşındaydım. Demek ki 14 yıldır televizyonda görünüyorum. O zaman da tabii ‘bu adam hâlâ 32 yaşında mı?’ diye düşünülüyor.

‘Muhabir’ ve ‘Histanbul’ tekrar ne zaman başlıyor?

MEMET ALİ ALABORA: Ekim 2009 itibarıyla yeniden başlıyoruz. ‘Histanbul’u, Kemal Gökhan Gökses yazdı, Mustafa ve Övül Avkıran sahnelediler. Biz Roza ile bütün yıl oynadık, bu yıl da oynayacağız. Oyuna konu olan İstanbul’un ‘yeni’ yedi tepesinde de oynamayı istiyoruz.

“Eğer yurt dışına gideceksem, terminale bir an önce girmek için erken gitmeyi ve işlemleri bitirip dolaşmayı severim. İşlemleri erken bitirebilmek için internet teknolojilerinin nimetlerinden yararlanmayı da hiç ihmal etmem. İstanbul Atatürk Havalimanı’nda vakit geçirmeyi en çok sevdiğim yerlerden biri İş Bankası’nın salonudur. Kapılara geçmeden önce de dükkanlara uğramak için vakit ayırırım. En çok aldığım ürünler puro ve içkidir. Koku kullanmadığım için parfüm almam.”


Yeni yedi tepeler hangileri?

MEMET ALİ ALABORA: Tepegel, Tepegir, Sultantepe, Entepe, Teneketepe, Konstantepe, Titrektepe… Tepegel Taksim; Tepegir, Cihangir; Sultantepe, Sultanbeyli; Entepe Maslak; Teneketepe, pek çok gecekondu mahallesini kapsıyor,Maltepe’nin arkalarındaki gecekondu mahalleleri olabilir; Konstantepe, Sarayburnu; Titrektepe Beylikdüzü ve Avcılar. Bir tane İstanbul yok. Biz de ‘Histanbul’da bugünün İstanbul’unu anlatmaya çalıştık. Nostaljiyle yaklaşılan İstanbul’u değil de bugünkü dertleriyle, sesleriyle, şarkılarıyla İstanbul üzerine bir şey yapmaya çalıştık.

Asıl işiniz olarak hangi alanı görüyorsunuz?

MEMET ALİ ALABORA: Asıl işim oyunculuk; onu nerede yaptığınız değişebilir. İnternet de bir mecra olabilir sahne de… Mustafa ve Övül Avkıran’la çalışmak benim için bir okul gibi. “Muhabir” oyununu hazırlarken yaşadığım deneyimin oyunculuğa olan iştahımın kabarmasında çok büyük etkisi oldu.

Siz hep küçük yaşlardan beri oyuncu olmayı düşünmüşsünüz ama oyuncu olmasaydınız, ne olurdunuz?

MEMET ALİ ALABORA: Müzisyen olurdum. Beş sene boyunca klasik müzik dergisi Andante’de yazdım. Emir Gamsızoğlu’yla beraber 2001 yılında “Notada Yazmayanlar” diye bir radyo programı yaptık. Geçen yıl da İş Sanat’ta “Çocuklar İçin Notada Yazmayanlar” diye bir klasik müzik show’u hazırladık. Gelecek sezon üç tane daha yapacağız. Klasik müzik konusunda da iş üretir hale geldiğim için memnunum.

Başka ilgi alanlarınız var mı?

MEMET ALİ ALABORA: Yemek yemek ve yapmak hayatımda önemli bir yer tutuyor. Fotoğraf da keyifle uğraştığım bir alan. Evde siyah beyaz karanlık odam var. İki üç ayda bir giriyorum. Bir de bilgisayarla çok uğraşıyorum. Kendim ve arkadaşlarım için ufak tefek grafik tasarımlar, internet siteleri, ufak tefek montajlar yapmak, fotoğrafları işlemek gibi pek çok iş için oldukça uzun bir vaktim bilgisayar başında geçiyor.
  ETIKETLER:
memoli    mehmet-ali-alabora    dis-hatlar    havalimanlari    oyunculuk    sanat    tiyatro    garajistanbul   
yolculuk